Bir Tepede Öğleden Sonra şiirini okudum birkaç gün önce Edna St. Vincent Millay (1892-1950) adlı Amerikalı bir şairin.
Doğanın iyileştiriciliği ve sükûnete dair bir yazıda adı geçiyordu ve şiirinde bunları ne güzel anlattığı.
Onu internette arayıp buldum. Kaydedip sakladım, kalbime yakın bulduğum için.
Şiirin ilk iki dörtlüsünün çevirisi:
Güneşin altındaki/En mutlu şey ben olacağım! /Yüz çiçeğe dokunacağım/Birini bile koparmayacağım.
Uçurumları ve bulutları seyredeceğim/Sakin gözlerle, /Rüzgârın otları yere yatırmasına bakacağım/Ve otların yeniden yükselmesine.
Orijinalinin benim topal çevirimle alakası yok, tabii: (https://poets.org/poem/afternoon-hill).
Bu adaya göre bol sayılacak yağmur yağdı aralıklarla beş altı gün. (İnanılacak gibi değil ama şu anda da yağıyor. Halbuki birkaç saat önce deniz kenarında yürürken gök masmavi idi.)
Bahçe yemyeşil oldu ve bazı çiçekler açtı. Bunların arasında nergisler de var.
Yenidünya çiçeklerinin kokusu geliyor, benim ve komşumun bahçesinden ve keçiboynuzu çiçeklerinin. Ama bol çiçekli günler için Mart’ı beklemek lazım.
Mart diyorum ama mevsimler karmakarışık olduğu için bu “alaguduru” bir tahmin olabilir. Nergisler şimdi açmalı mıydı? Ya güller? Onlar da açmaya başladı.
Ama Mart’ta veya başka zaman “yüz çiçeğe” dokunacak kadar çok çiçek olacak mı, bırakın doğayı, özenle bakılan bahçelerde bile?
Olsa da St. Vincent Millay gibi bir tanesini dahi koparmam. Bahçem çiçekle dolu olduğu zaman bile birçok sıra hâlinde var olan zambak dışında hiçbirini kesmiyorum. Vazoya koymak istersem çiçekçiden alıyorum. Elimden gelse havada yürüyeceğim, bahçede hiçbir yeşilliğin üzerine basmamak için.
Her gün bahçede geziyorum, yer bana bu sene daha önce vermediği hangi yabani çiçekleri verecek diye gözlerimi dört açarak.
Bir köşede gördüm ilk defa bahçemde bu “ilk defacılar”dan bir serpinti çiçek.
Telefonumda çiçek tanımak için yüklediğim bir program var. Bu çiçekleri tanıyamadı. Alakasız bir çiçeğin adını verdi. Çiçekler bir hafta kadar açık durduktan sonra kurudu. Umarım gelecek Kasım’da veya onu andıran bir ayda daha çok sayıda çıkarlar.
Acaba yüz yıl dokunulmasa bu bahçenin dönümlerinde daha önce bulunmayan kaç çeşit ağaç, çiçek, ot olur?
Ama dokunulmaması mümkün mü?
Dürüst olacak olursam, benim bu araziden zehirleri, zirai ilaçları, traktörleri ve sabanları uzak tutarak yabani bir ortam yaratmaya çalışmam bir kendi kendimi kandırma değil mi? Bir tür ukalalık? Narsisizm? Kendini beğenmişlik?
İçinden bir tilki dahi geçmeyen bu bahçe, doğanın anaokulu bile değil, değil mi, gerçekçi olacaksak?
Bu adada her yer, ormanlar dahil, yabani olmaktan çok uzaktır. Benim çocukluğumda bile bin bir yerde rastlanılan cennet kokulu kır nergisleri ve koyu şarap renkli laleler, Orta Doğu’dan delik teknelerle gelen göçmenler kadar saklı ve yok olma tehlikesi içindedir.
***
Gene kötümserliğine yenildin MM. Sen hiç adam olmayacaksın!
21 Kasım 2022
Esasında Adada olup bitenleri yakından takip eden birisi olarak Üstadın yazılarına çoktandır yorum yapmıyordum. Çok sevdiğim ve iki üç kere okuduğum yazılarından biri idi. Bahçe yorgun, çiçekleri hüzünlü. Işıklar yoldaşı olsun. Akdeniz akşamlarından adaya selamlar.